images

Çay Bahane Sohbetleri’nde Prof. Dr. Ahmet İnam: “Umutsuzluk, Ahlaksızlıktır!”

Çay Bahane Sohbetleri’nin 18’inci bölümünde Prof. Dr. Ahmet İnam’ı ağırladık. Rektörümüz Prof. Dr. Mustafa Alican’ın katıldığı programda Prof. Dr. Ahmet İnam, “Can Nedir?” konulu konuşmasını gerçekleştirdi.

Akademik eğitim sürecini anlatarak başladığı konuşmasında: “Gerçekten iyi bir akademisyen iseniz, yaptığınız işe aşkla bağlı olursunuz. Bu sadece beyninizle değil, kalbiniz ve ruhunuzla da işin içinde olmayı gerektirir. Zamanla, yaşadığınız toprakların felsefi düşüncesini de incelemeye başlarsınız. Bu toprakların insanları, şiirle, edebiyatla, tasavvufi düşünceyle ve türküleriyle düşünmüşlerdir.

Bilim, bir atmosferdir, bir iklimdir. Sadece dershanelerden, laboratuvarlardan ya da arşivlerden ibaret değildir; bir ruhtur. Üniversitenin koridorlarında dolaşırken, orada hakikatin peşinde koşan insanların varlığını hissetmek gerekir. Ancak günümüzde bu ruhun giderek kaybolduğunu, akademik hayatın daha teknik ve mekanik bir hal aldığını görmekteyiz. Doktora ve yüksek lisans çalışmalarının giderek daha çok formaliteye dönüşmesi bu tehlikeyi göstermektedir.

Ben yaklaşık 50 yıllık bir akademisyen olarak, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde mühendislik öğrencileriyle çalıştım. Bu öğrenciler, bizim felsefe öğrencilerimizin 4 yılda anlayamadığı konuları 2 saatte anlayabiliyorlardı. Ancak öğrendiklerini sınavdan sonra unutuyorlardı. Bu, bilgilerin hayatın bir parçası haline gelmemesinin tehlikelerini gösteriyor. Öğrendiğimiz şeyler, ruhumuza işlemiş olmalı ve hayatımızın bir parçası haline gelmelidir.

Bu kaygılarla akademik hayatta büyük bir heyecan duydum. Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne girdiğimde büyük bir aşkla istediğim şeyi yapabileceğim için mutluydum. Felsefi bir yolculuğa çıktım ve rahatsızlıklarımı dile getirdim. Ancak günümüzde durumun giderek kötüleştiğini görüyorum. Şimdiki gençlerin, benim gibi bir akademik hayata alınmayacaklarını düşünüyorum. Muhtemelen dışarıda yazı yazan biri olurdum.” İfadelerini kullandı.

Devamında Prof. Dr. İnam: “Şimdi can meselesine nasıl geldik? Can nedir? Can sözcüğü Farsça kökenli olup, kültürümüzde çok derin bir yere sahiptir. Can, bir hayat tarzını ve inanç düzenini ifade eder. Öğrencilerinize "can" olarak davranmanız gerekir; onlara birer can olarak saygı göstermelisiniz.

"Can, bütünsel insandır, çünkü biz kendimizi; ilişkilerimizi, kültürümüzü, sevgimizi, kavgamızı, öfkemizi ve potansiyelimizi fark etmeden yaşıyoruz ve ölüyoruz."

Biz birbirimizin can olduğunu unutmuş olabilir miyiz? Telefon rehberiniz, kullanmak için kaydettiğiniz numaralarla dolu olabilir, ancak insanlara birer can olarak yaklaşmak gereklidir. Can, birbirimize karşı saygı duymamızı ve insanca bir yaklaşım sergilememizi gerektirir. Can cana can katar, birlikte yaşarız. Canın ne olduğunu anlamak, felsefede derin bir anlam taşır ve üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir konudur. Çağımız insanının parçalanmış hayatını ve dünyasını gördüğüm için can kavramını bütünleyici bir insan anlayışı olarak ele alıyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar, Fransızca'da “l'homme intégral” yani bütünsel insan kavramını kullanmıştır. Can, bütünsel insandır, çünkü biz kendimizi; ilişkilerimizi, kültürümüzü, sevgimizi, kavgamızı, öfkemizi ve potansiyelimizi fark etmeden yaşıyoruz ve ölüyoruz. Ne olabileceğimizin farkında değiliz, çünkü yetiştirilme tarzımız bizi sınırlıyor. Çoğu zaman, ne olacağımızı başkaları belirliyor. Hayatlarımız sıkıştırılmış durumda ve bu yüzden genişlik, derinlik ve yükseklik gibi boyutları yeterince yaşayamadığımızı düşünüyorum.

Genişlikten kastım, başkalarını, farklı düşünenleri, düşmanlarımızı anlamaya çalışmak ve onları kuşatmak. Kültürümüzün deyimiyle, "genişlik, genişliktir." Ancak biz dar yaşıyoruz. Derinlikten kastım ise, yüzeysellikten kurtulmak. Örneğin, akademik dünyada çok zeki olanlar, makaleler yazarak profesör olabilirler. Ancak derinliğe sahip olmadıkları sürece, sığ bir yaşam sürerler. Yahya Kemal gibi isimler, geniş ve zengin ruhlu insanlardı. Onların düşünceleri ve yaşamları, bu zenginliği yansıtıyordu.

"Düşünce paylaşılmalı ve yaşanmalıdır."

Düşünceyi sadece odalara kapanarak ve makaleler yazarak değil, muhabbet ortamlarında, insanlarla paylaşarak geliştirmeliyiz. Ancak biz, düşünceyi çok kişisel ve kapalı bir şey olarak görüyoruz. Bu yanlıştır. Düşünce, toplumla paylaşılmalı ve yaşanmalıdır. Düşüncenin ne olduğunu anlamak için kitaplar okumak yetmez; düşünmeyi yaşamalı ve paylaşmalıyız.

ODTÜ'de felsefe bölümünü oluştururken, Harvard'ın ders programını örnek alarak bir program oluşturduk. Ancak bizim kendi tarihimiz, kültürümüz ve düşünce geleneğimiz de var. Bunları keşfetmek, kazmak ve icat etmek gerekiyor. İcat etmek, yeni yorumlar geliştirmek ve bu yorumları kendi kültürümüzle harmanlamak demektir. Süleymaniye Kütüphanesi'nde ya da başka arşivlerde okunmamış metinler olabilir. Bunları anlayarak ve yorumlayarak, kendi bahçemizi sulayacak düşünceler geliştirmeliyiz. Eğer bunu yapmazsak, yok oluruz.

"Kültürümüzün derinliklerini keşfetmek için, kendi tarihimiz ve kültürümüzle barışık olmalıyız."

Anadolu'nun binlerce yıllık geçmişinde, farklı dillerde ve kültürlerde derinlikler bulma imkânı vardır. Bu derinlikleri keşfetmek ve onlardan beslenmek, yeni düşünceler geliştirmek için önemlidir.

Anadolu insanının binlerce yıllık geçmişi, derin kültürel ve manevi köklerle doludur. Bu kökleri keşfetmek ve onlardan beslenmek, günümüzün hızla değişen ve teknolojik gelişmelere odaklanan dünyasında, özümüzü korumak için son derece önemlidir. Geçmişten gelen ve hâlâ canlı olan bu kültürel mirası fark etmek ve değerlendirmek, kopyacılıktan uzak, özgün ve derin düşünceler üretmek için bir zorunluluktur. Bunu başarabilmek için de, geçmişteki bilgeliği gün yüzüne çıkarmalı, makaleler yazmalı, toplantılar düzenlemeli ve bu mirası geleceğe taşımalıyız. Aksi takdirde, bu kültürün kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.

"Yapay zekanın bir kalbi yok, ama bizim var."

Batı'da öğretilen bilgileri sadece öğrenip öğrencilerimize aktarmak yetmez; çünkü bunu yapay zekâ zaten yapabilecek. Bizim yapay zekanın yapamayacağı şeyleri yapmamız gerekiyor. Biz, bu kalbi kullanarak daha fazlasını yapmalıyız. Bu topraklardaki hayatın manevi zenginliklerini anlatmalı, bu zenginlikleri gün yüzüne çıkarmalı ve onları beslemeliyiz.

Geçmişte yaşamış olan büyük düşünürler, filozoflar ve kültürel figürler, bu topraklardan çıkan bilgeliği temsil ederler. Örneğin, Mevlana'nın, Yunus Emre'nin ve Hacı Bektaş Veli'nin öğretileri, bugün bile evrensel bir değer taşır. Bu öğretileri anlamak ve günümüze taşımak, modern dünyada da bize yol gösterebilir. 

Kültürel mirası keşfetmek ve onu günümüze taşımak, sadece akademik bir çaba değil, aynı zamanda kişisel bir gelişim sürecidir. Örneğin, bedenin sağlığına dikkat etmek, beden terbiyesi olarak adlandırılan bu süreç, sadece fiziksel bir çaba değil, aynı zamanda manevi bir disiplindir. Bu disiplin, antik Yunan'dan günümüze kadar birçok kültürde önemli görülmüştür. 

Duygularımızı anlama ve yönetme becerisi de manevi gelişimimizin bir parçasıdır. Akademik başarıların ötesinde, duygusal zekâ, insan ilişkilerinde ve kişisel gelişimde kritik bir öneme sahiptir. 

"Akademik hayatta karşılaşılan zorlukların ve kişisel çatışmaların üstesinden gelmek için, duygusal zekâmızı geliştirmeliyiz."

Bu, sadece akademik başarıyı değil, aynı zamanda kişisel mutluluğu ve sosyal uyumu da artırır. İnsan olmanın, yani “can” olmanın, dört temel öğesi vardır: beden, duygular, akıl ve ilişkiler. Bu dört öğeyi dengelemek ve hepsine eşit derecede önem vermek, bütünsel bir insan olmanın anahtarıdır. Bedenimize iyi bakmak, duygularımızı anlamak ve yönetmek, aklımızı geliştirmek ve sağlıklı ilişkiler kurmak, bütünsel insan olmanın temel unsurlarıdır.

Bütünsel bir insan, çevresiyle uyumlu ve dengeli bir yaşam sürer. Bu uyum ve denge, sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir hedef olmalıdır. Toplumun her bireyi, kendi potansiyelini fark edip geliştirebildiğinde, toplum da bir bütün olarak gelişir ve daha sağlıklı bir yapıya kavuşur.

Sonuç olarak, Anadolu'nun derin kültürel ve manevi mirasını keşfetmek ve bu mirası günümüze taşımak hem bireysel hem de toplumsal gelişim için kritik öneme sahiptir. Bu mirası anlamak, içselleştirmek ve yaşamak, bizi daha bütünsel ve dengeli bireyler yapar. Bu da uzun vadede, daha sağlıklı ve uyumlu bir toplumun temelini oluşturur.” İfadelerini kullandı.

Program, soru- cevap bölümüyle sona erdi.

Editör- Fotoğraf: Öğr. Gör. Kübra Gökdemir



OLUŞTURULMA TARİHİ: 24-05-2024 14:44 |