Filistin Günleri Sona Erdi
13- 17 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen Filistin Günleri programımız, yoğun bir ilgiyle sona erdi.
Programın beşinci gününde, ilk konuşmacı olarak Dr. İkram Filiz, kürsüye çıktı. Dr. Filiz, “İsrail’de Yahudi Kürtler (Din, Dil ve Etnik Kimliğin Melez Desenleri)” başlıklı konuşmasında önemli konulara değindi. Dr. Filiz, etnik kimlik ile dini kimliğin bazen birbirinden ayrı, bazen ise iç içe geçtiğini belirterek, Kürt Yahudiler veya Kürdistanlı Yahudiler için “Kürtçe konuşan Yahudiler” tanımlamasının daha doğru olacağını ifade etti. Aynı yaklaşımın Arap Yahudiler için de uygulanabileceğini belirten Dr. Filiz, 1948 yılında dünyanın çeşitli yerlerinden Yahudilerin İsrail’e göç ettiğine dikkat çekti. Kürtçe konuşan Yahudilerle ilgili geniş bir kaynak bulunmadığını vurgulayan Dr. Filiz, Yahudi Türklerle ilgili de ciddi çalışmalar yapılmadığını ifade etti.
Günün ikinci konuşmacısı Yazar Zahide Tuba Kor, “Siyonizm: Yahudi Meselesinin Filistin Meselesine Dönüşümü” konulu konuşmasında Yahudilerin tarih boyunca "tanrı katili" olarak görüldüğünü ve Hristiyanlıkla ilişkilerinin Protestanlıkla beraber başladığını belirtti. Kor, 1850’lerde ilk Siyonistlerin Rusya'da ortaya çıktığını ve Theodor Herzl’in, Avrupa'da Yahudilere duyulan nefretin tek çözümünü Siyonizm ve bir vatan edinmede gördüğünü söyledi. Kor, Siyonizmin vadedilmiş topraklara yönelme ve bir vatan elde etme anlamına geldiğini belirterek, Filistin'e döndüklerinde kurmak istedikleri devletin Batı Avrupa tarzında bir devlet olduğunu ifade etti. Çok sayıda Siyonist liderin olmasına rağmen ideolojilerinin aynı olduğunu vurgulayan Kor, Siyonistlerin Filistin'e göçlerine "Aliya" dediklerini ve Yahudi önderlerin bir devlet değil, bir millet inşası ile uğraştıklarını belirtti.
Günün üçüncü konuşmacısı Yazar Peren Birsaygılı Mut, “Suriye’den Filistin’e Bir Direniş Hikayesi: İzzettin El-Kassam” başlıklı konuşmasında, İzzettin el-Kassam ve hayatına değindi. Filistin için yaptıklarını anlatan Mut, Şeyh İzzettin Kassam’ın gayri nizami harp tekniklerini bildiğini ve Fransızlara karşı Suriye için savaştığını, ancak Suriye Fransızların eline geçince Filistin’e geçtiğini belirtti. Kassam’ın camilerde verdiği vaazlarla güçlü bir ses tonu ve mücadele ruhu aşıladığını ifade eden Mut, Kassam’ın öğrencileri tarafından çok sevilen, onlara dayak atmayan ve İslamiyet’i anlatan bir öğretmen olduğunu söyledi. Kassam’ın talebelerinin geleceğe dönük hayallerini merak ettiğini ve yorulmasına rağmen kimseye şikayette bulunmadığını, çocukların kafasını okşayarak onlara sevgisini gösterdiğini belirtti. Şeyh Kassam’ın halk arasında da çok sevildiğini ve Filistin tarihinin en kritik dönemlerinde Filistinlilerin yanında olduğunu vurguladı.
Öğleden sonra gerçekleşen ilk oturumda Prof. Dr. Ekrem Almaz “Fizik Biliminde Yahudi Etkisi”ni ele aldı. Yaptığı konuşmada Yahudilerin azınlık olmasına rağmen dünyaya yön veren insanları yetiştirmede nasıl etkin olduklarını bilimde siyasette sanat ve sporda tanınmış insanlar yetiştirerek dünyaya yön vermede ne derece başarılı olduklarından bahsederek özellikle fizik biliminin quantum fiziği teorisinin keşfinde ve 2. Dünya savaşı sırasında Alman zulmünden Amerika'ya iltica eden ve Manhattan projesinde yer alan Yahudi bilim insanlarının atom bombası yapımında oynadıkları etkin rol ile Amerika ve ittifakı olan devletlere galibiyet getirmede çok büyük etki ile özellikle kamuoyunda oluşturdukları “onlar olmasaydı savas kazanılamazdı” fikri ile başta Amerika ve diğer güçlü Avrupa ülkelerinin desteklerini kazandıklarını ve bu desteğin günümüzde de artarak devam etmesine nasıl yardımcı olduklarının altını çizdi. İslam dünyasının da aynı yol ile eğitime bilime sanata spora değer vererek ve yatırım yaparak dünyada söz sahibi etkin insanlar yetiştirebileceğinden bahsederek İslam dünyasının yapacağı en büyük mücadelenin her konudaki cehaletle savaş olduğunun altını çizdi.
Beşinci oturumda Dr. Subhi Yayan, Osmanlı Halifeliği'nin yıkılmasının ardından Batı ve Siyonist hareketin Filistin'de Yahudilere ulusal bir vatan kurma planını hayata geçirmek için çalışmaya başladığını anlattı. Bu planın 1948'de Filistin Nakba/Nekbesi ile sonuçlandığına, Nekbe'de 530'dan fazla köyün ortadan kaldırıldığına, halkın civardaki Arap ülkelerine mülteci olarak kaçtığına dikkat çekti. Filistin şehirlerinden komşu Arap ülkelerindeki mülteci kamplarına kadar Filistin halkının Nakba'nın etkilerini bugüne kadar hala yaşadığını belirten Dr. Subhi Yayan, İsrail’in Filistinlilere karşı varlığını sürdürdüğü bölgelerde işgal, ayrımcılık ve baskı uygulamaya devam ettiğini hatırlattı. 1948'de kaybedilen Siyonistlerin hâkim olduğu iç kısımda Batı Şeria'da, Gazze Şeridi ve mülteci kamplarında İsrail'in zulüm ve baskılarının değişik şekillerde hissedildiğini söyledi. Mevcut Gazze savaşının Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmanın yalnızca bir bölümü olmaktan ziyade, bölge ve dünya düzeyinde önemli bir tarihi dönüm noktasının unsurlarından biri olduğunu ifade etti.
Altıncı ve son oturumda Filistinli Akademisyen Dr. Issa Baraijia, Siyonist hareketin tarihinin bir özetini sundu. Siyonist hareketin, uluslararası sahnede meydana gelen değişimlerden, Filistin topraklarında kendi sözde devletini kurmak için nasıl yararlandığını anlattı. Ayrıca İsrail tarafının Filistin halkına karşı Apartheid politikası uyguladığını ve duvarın Apartheid siyasetinin en kötü sonuçlarından biri olduğunu ifade eden Dr. Issa, Apartheid duvarının Filistin halkı üzerindeki etkilerine, özellikle sosyal ilişkiler alanındaki etkilerine değindi.
Üniversitemizde beş gün boyunca devam eden ve alanında uzman 30 ismin konuşmalarıyla yüzlerce katılımcıya Filistin’i anlatan “Filistin Günleri” programının kapanış konuşmasını gerçekleştiren Rektörümüz Prof. Dr. Mustafa Alican, Bakara Suresi'nin 285 ve 286. ayetlerini okuyarak başladı.
Rektörümüz konuşmalarında: “Malumunuz Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şehitlerine yazdığı bir şiir vardır. Önce kısaca ondan birkaç dize okuyacağım:
'Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor;
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i...
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...'
Merhum Mehmet Akif bu şiiri, bildiğiniz gibi Çanakkale şehitlerine yazmıştır. Fakat buradaki dört tarafından kuşatılmış o küçük ada, bugün aslında Gazze. Kanı tevhidi kurtaranlar da bugün Gazzeli’ler. Bugün dünyada bir buçuk milyar Müslümanın kendisini temsilcisi ve mensubu addettiği tevhidin kurtarıcısı; dün burada Filistinli öğrencimizin söylediğine atıfla söyleyeceğim: 42 km uzunluğunda ve 17 km genişliğindeki Gazze'de yaşayan 2,5 milyon Müslüman, şu anda bu tevhidi kurtarıyor. Bunun altını özellikle çizeceğim.
Efendimiz'in (ASM), hepimizin çok iyi bildiği bir Hadis-i Şerifi vardır: ‘Bir yerde bir zulme, kötülüğe tanık olduğunuz zaman önce onu elinizle düzeltin, eğer elinizle düzeltmeye gücünüz yetmiyorsa dilinizle düzeltin, dilinizle düzeltmeye de gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz etmek suretiyle ona müdahalede bulunun.’ Bu Hadis-i Şerifi aynı zamanda bir insan tasnifidir. Yani burada eliyle bu düzeltmeyi yapanlar, eliyle o zulme müdahale edenler aslında insan olmanın en üst seviyesinde olan insanlardır. Diliyle müdahale edenler bir altında, kalbiyle buğz edenler ise artık bir alt tabakadadır.
Bu tıpkı bitkilerden başlayarak insana doğru uzanan İslam felsefecilerinin ya da diğer felsefecilerin yaptığı bir varoluş tasnifi gibi bunu da düşünebilirsiniz. En üstündeki eliyle müdahale edenlerdir, en alttaki ise kalbiyle müdahale edenlerdir.
Şimdi şunu çok net bir biçimde söyleyebiliriz: Az önce Issa hocamızın gösterdiği fotoğraflarda duvarın üzerinde bir yazı vardı ‘existence is resistance’ yani kendi var oluşunu direnişle eşleştirerek 'var olmak direnmektir' cümlesini kendisine motto etmiş bir avuç insandan bahsediyoruz. Az önce bahsettiğim bu sınırlar, 42*17 kilometrelik bir alan- bugün Türkiye’nin ortalama bir şehrinden daha küçük, aşağı yukarı Muş Merkez kadar bir yerden bahsediyoruz ve burada 2,5 milyon insan yaşıyor. En nihayetinde bu insanlar bir biçimde etrafları tamamen kuşatılmış bir adacığın içinde yaşıyorlar.
Şimdi ben meseleye baktığımda aslında şöyle bir şey görüyorum: Geçtiğimiz yıllarda pandemi içinde bir hastalık bütün dünyaya yayıldı. Çok büyük bir endişeye kapıldık. Tıpkı o pandemi gibi bir hastalık çıktı, bütün dünyaya yayıldı ve bu bütün dünyaya yayılırken de insanlığı, merhameti, vicdanı, bütün bunların hepsini önüne katıp süpürdü, götürdü, hepsini yok etti. Sadece yeryüzünde 42’ye 17 kilometrekarelik bir ada kaldı. Bir tek oraya gelemedi, sadece orada bir parça insanlık var ve içinde insanlık olanlar var, içindeki insanlığı yaşatmak isteyenler ya o adanın mensupları, oranın sakinleri ya da oraya gitmek isteyen, orayı kendi içerisinde hisseden ve oraya gönüllerinden bağlı olan insanlar. Ben biraz bu şekilde bakıyorum.
Şimdi özellikle bu programlara katılan arkadaşlarıma sonsuz teşekkür ediyorum. İlk günden beri tamamına gelen arkadaşlarımız var, onların hepsinden Allah razı olsun. Kendileri için geldiler, bunu da özellikle ekliyorum. Burada çok daha fazla kalabalık olmamıza rağmen, binlerce kişi olmamıza rağmen, maalesef burada gördüğümüz gibi bir avuç insan olarak artık bunların hepsini takip ettik, devam ettik. Dolayısıyla bir kere şunu vurgulayalım arkadaşlar: Biz acınacak haldeyiz. Yani acınacak halde olan bugün Gazze değil; az önce yaptığım tasnife göre insanlık şemasının en üstünde yer alan bir gruptan bahsediyoruz, kanları tevhidi kurtaran bir gruptan bahsediyoruz. Bütün dünyaya yayılan kötülüğün iyiliği yok etmek üzere olduğu son o parça iyiliği muhafaza eden, onun önüne canlarıyla kanlarıyla set olan bir gruptan bahsediyoruz. Dolayısıyla meseleye buradan baktığımız zaman sizce bugün Gazzeli’lere mi acımak gerekir yoksa bize mi acımak gerekir? Açıkçası ben bu meseleye baktığım zaman kendime acıyorum, Gazzeli’lere değil.
Fakat burada iki meseleye işaret etmek lazım. Bu Gazze meselesi, Gazze’de yaşananlar meselesi sadece Müslümanların meselesi de değil. Hem İslami hem de insani bir mesele. Fakat netice itibarıyla şunu söyleyebiliriz: Gerek İslami gerek insani olan değerlerin katledildiği ciddi bir vasattayız şu anda. Bir kere herkesin kabul etmesi gerekiyor. Neden? Bakın burada özellikle 5 gün boyunca biz birçok şey öğrendik. Hiç bilmediğim bir sürü şey öğrendim, yanlış bildiğim şeylerin doğrusunu öğrendim ve şunu gördüm: Aslında bizim yıllar yılı her Ramazan ayında Filistin'e bomba atıldığında, Gazze'ye bomba atıldığında iftardan önce iki kez yutkunup, üçüncü yutkunmada su içerek orucumuzu açtığımız bir mevzu değil bu. 250 yıllık, 300 yıllık bir mevzu. 200 yıllık bir hazırlığın ardından yaklaşık 100 yıllık bir teori sürecinin ardından oluşturulmuş bir mevzu. Bugün işte Theodor Herzl adının defalarca geçti ve her geçtiğinde Allah'ın laneti üzerine olsun dedik. Ama tek bir insanın neler yaptığını, neleri örgütlediğini, nasıl büyük bir anlatı inşa ettiğini ve bu anlatıyla birlikte nasıl bir gelecek inşa ettirdiğini de görmemiz lazım.
Bugün İsral'i konuşurken çöllerin nasıl ormanlara dönüştürüldüğünü de görmemiz lazım. Gazze'nin yüzölçümünü ben bilmiyordum ve hepinizin huzurunda itiraf ediyorum. Eminim çoğumuz da bilmiyoruz. Dolayısıyla bizim amacımız da bu 5 günlük Filistin günleri etkinliği düzenlemekteki amacımız, 'arkadaş biz bu mevzuyu bir konuşalım. 5 gün boyunca da bu İsrail kimdir, bu Filistin nedir, neresidir, Gazze neresidir, işte orada koydukları duvar nedir, ne değildir, işte nasıl bir coğrafyadan söz ediyoruz? Bu coğrafyadaki insanlar in midirler, cin midirler, bütün bunları bir konuşalım bir anlamaya çalışalım' dedik. Bakın şunu çok net bir biçimde vurgulamamız lazım. İbrahim Özcoşar hocamızın burada çarşamba günü yaptığı konuşmasında ben şöyle bir şey anladım. Arkadaşlar, Filistin diye bir yer yok, Filistin diye bir devlet yok. Zaten tarumar edilmiş, paramparça edilmiş, her tarafına duvarlar konulmuş, insanları öldürülmüş, çocukları katledilmiş, binlerce annesi öldürülmüş, bugününe değil geleceğine de ipotek koyulmuş bir yerden bahsediyoruz. Ve bu insanlar belki son bir çığlık olarak biz insanları uyandırabilir miyiz diye başlattılar bu 7 Ekim hareketini. Dolayısıyla bizim de şapkayı önümüze koyup düşünmemiz lazım. Bugün hiçbir şey yapamıyoruz, elimizden bir şey gelmiyor, diye ah vah edip sorumluluktan kurtulmak mümkün değil. Nasıl Herzl yüz yıl sonrasını düşünüp tasavvur ettiyse biz de düşünmek zorundayız.
Benim kıymetli öğrencilerim, güzellerim… Dil öğrenmek zorundasınız! Arapça, İbranice öğrenmek zorundasınız. Her oturduğunuzda, canınız bunaldığında, ben yapamıyorum diye kendinizi sıkışmış ve çalışmaktan uzaklaşmak noktasında hissettiğinizde aklınıza Eliezer Ben-Yehuda gelmeli. Oğlunu kurban ederek, ölmüş bir dili nasıl dirilttiği gelmeli. Bakın burada bu bahsettiğim şeyler hiç basit şeyler değil. Biz kendi ömrümüzle sınırlı varlıklar değiliz. İnsan bu dünyaya gelir, bu dünyada yaşar, sonra ölür. Böyle bir mesele değil. Biz hayatla aslında varoluşa bir iz, bir imza bırakıyoruz. O varoluşa bir şekilde kendimizi katıyoruz. Dolayısıyla bugün maalesef bir buçuk milyar Müslümanın kendisini katmadığı bir varoluştan bahsediyoruz. Bu bir buçuk milyar insanın çok azı kendisini bu varoluşa katıyor.
Sözü çok uzatmadan şöyle söyleyeyim: Bakın terör örgütleri kurulmuş, saldırılar, katliamlar olmuş, sadece bunlar değil. Bugün bakın en iyi üniversitelerdeki en iyi hocalar Yahudi, en iyi metinleri yazanlar yine Yahudiler. Bir buçuk milyarlık İslam dünyası, 27 İslam devleti, içleri Yahudi ajanlarıyla dolu ve İsrail'in ticari ilişkiler, vs. ile kontrol altına aldığı bir Müslüman evreni var ortada ve bu kesinlikle bizim açımızdan utanç verici.
Ancak ben, hiçbir şekilde buradan bir ümitsizlik çıkarmıyorum. Eğer bu manzaradan bir ümitsizlik çıkarılması gerekseydi bunu Gazzeli'lerin çıkarması gerekirdi. 'Biz baskı altındayız, zulüm altındayız, artık biz müdahale edemiyoruz, mücadele edemiyoruz dolayısıyla biz buradan bu ümitsizlik dolayısıyla kendimize başka bir bakış açısı koyalım ve bu davadan vazgeçelim, işte alıp başımızı gidelim' demesi gerekenler aslında onlar. Demediklerine göre ve eğer ümitsizliğe kapılmıyorsa onlar, bizim hiç ümitsizliğe kapılmaya hakkımız yok.
İki gün önce cumhurbaşkanımız bir konuşmasında çok hoşuma giden şu sözleri söyledi. Ben de bir Orta Çağ ve özellikle Orta Doğu çalışmış bir Selçuklu tarihçisi olarak çok net bir şekilde doğru bir tespit olduğunu düşündüğümü söyleyeyim. Dedi ki 'Hamas aslında Gazze'yi değil, Anadolu'nun ileri kanadında olan bir yeri koruyor. Siz zannediyor musunuz ki Hamas düştükten sonra bu iş öyle kalacak. Böyle bir şey mümkün değil. Eğer öyle olsaydı daha önceki süreçlerde kalınırdı.'
Şimdi hepimiz bu beş günün ardından lütfen şapkamızı önümüze koyup bu mevzular üzerinde daha ciddi bir biçimde düşünelim. Jeolog arkadaşımız dünyanın en iyi jeoloğu olmaya karar versin, tarihçi arkadaşımız dünyanın en iyi tarihçisi olmaya karar versin, bir başkası dünyanın en iyi başka bir şeyi olmaya karar versin ve bir biçimde geçip giden o hayatın içinde kendisine bir isim, bir nam edinsin. Ve bunu da kendi şahsı için, nefsi için değil; gelecekteki çocukları için, torunları, bu coğrafyanın mazlum insanları, Gazzeliler, Suriyeliler için yaptığını da bilsin.
Geçirdiğiniz her uykusuz gecenin aslında sizin bir şekilde sağlığınızı bozan bir şey değil, çok uzun vadede belki çok hayırlı, çok iyi bir şeylere vesile olacak bir gece olduğunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayarak uykusuz geceleri geçirin. İnşallah biz Gazze, Filistin hakkındaki konuşmalarımızı burada bitirmiyoruz. Malumunuz son günlerde Avrupa'da devam eden eylemlerin bir mottosu var: ‘Non stop talking about Gaza’. Biz de inşallah bundan sonraki süreçte her hafta bir tane iki tane bilmiyorum, ne kadar sürerse, ne kadar sürdürebilirsek, Gazze ve Filistin hakkında konuşmalarımızı devam ettireceğiz. İnşallah bundan kitap da çıkaracağız, başka bir takım faaliyetler de yapacağız. Ama tekrar söylüyorum siz olmadan olmaz! Öğrencilerimiz, siz olmadan olmaz. Siz burada bir avuçsunuz, sorumluluğunuz sadece buraya gelmek de değil onu da söyleyeyim. Arkadaşlarınızı kolundan tutup buraya getirmek, gelmek istemeyenleri buraya gelmeye ikna etmek, buraya gelmek zorunda olduklarını ve buraya neden gelmek zorunda olduklarını anlatmakla onları ikna etmek… Siz sadece işte ben geliyorum sorumluluğumu yerine getiriyorum diye düşünerek sorumluluktan kurtulamayacağınızı lütfen hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın. Bir kişi en az iki kişi yanında getirmeli bu etkinliklere, bu faaliyetlere ve bize destek olmalısınız. Bizi zorlamalısınız.
Bakın mesela öğrencilerimiz geldi dedi ki biz çadır kuracağız. Tabii ki şunu yapacağız, tabii ki yapın. Hiçbir şeye karşı çıkmıyoruz, her şeyi destekliyoruz, hiçbir şeyi engellemiyoruz. Ama sizin bizden talep etmeniz, bizi sıkıştırmanız, bir şekilde bizi de zorlamanız, bizi de mecbur bırakmanız gerekiyor. Çok fazla uzatmayacağım. Hepinize çok teşekkür ediyorum ve özellikle sürekli bir biçimde bu programlara katılanlara, bu programların bir şekilde koordine edilmesinde, oluşturulmasında, planlanmasında emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. Hepinizi saygı ve sevgiyle, muhabbetle selamlıyorum.” İfadeleriyle program sona erdi.
Editör: Öğr. Gör. Kübra Gökdemir
Fotoğraf: Fadime Uzunluoğlu- Öğr. Gör. Kübra Gökdemir